Saat Dört Boşluğu


Saat dörtte uyandı.

Alarm çalmadı. Zaten alarm kurulu değildi. Uyanmak bir sesle değil, bir boşlukla oldu. Gözlerini açtığında odanın hâlâ geceye ait olduğunu fark etti. Sabah henüz gelmemişti ama gece de kendine güvenmiyordu artık. Arada bir yerdeydi her şey.

Bir süre yatakta kaldı. Tavanı izledi. Avize tam ortadaydı. Tavana birleştiği yerdeki beyaz plastik parça eskisi gibi durmuyordu. Biraz aşağıdaydı. Çok az. İlk bakışta fark edilmeyecek kadar küçük bir kayma. Ama göz, istemeden oraya gidiyordu. Sanki odadaki diğer her şey, o küçük boşluğa göre hizalanmıştı.

Ne zaman böyle olduğunu bilmiyordu. Belki uzun zamandır öyleydi. Belki bu gece fark etmişti. Aradaki farkın bir önemi yoktu.

Nefes aldı. Göğsü doldu, sonra indi. Bu hareket, onu rahatlatmadı ama rahatsız da etmedi. Nefes, olması gerektiği gibi oldu. Bazı şeylerin hâlâ çalışıyor olması tuhaf bir güven veriyordu.

Yatağın kenarına oturdu. Ayakları yere değdi. Zemin soğuktu. Soğuğu hissetti ve ayağını çekmedi. Soğuk, o saatte düşünülmesi gereken bir şey değildi.

Pencereye yürüdü. Camın önünde durdu. Sokak lambası yanıyordu. Işığı sabitti. Sokak boştu. Şehir, kendini henüz açmamıştı. Bu saatlerde şehir de insanlar gibiydi; konuşmuyor, sadece duruyordu.

Mutfağa geçti. Işığı açmadı. Lavabonun üzerindeki pencereyi yana kaydırdı. Pencere açıldı, ama gece içeri dolmadı. Sadece orada kaldı. Masanın duvar dibindeki kısmına oturdu. Sağındaki semaverden bardağa su doldurdu. Birkaç yudum içti. Bardağı masanın üstüne bıraktı.

Masanın üzerinde duran sigarayı aldı. Yaktı. Duman yükselmedi; mutfağın içinde ağır ağır dağıldı. Sigara bitene kadar yerinden kalkmadı. Sonra bardağı eline aldı, kalan suyu içti.

Bir süre masada oturdu. Saatin kaç olduğuna bakmadı. Zaman, o an ölçülmesi gereken bir şey değildi.

Salona geçti. Koltuğa oturdu. Kumaş sırtını tuttu. Saatine baktığında 04.14’tü. Dakikaların ağırlaştığı saatlerden biri. İlerliyordu ama acele etmiyordu.

Telefonu eline aldı. Bildirim yoktu. Ekranı kapatıp masaya bıraktı. Karanlık, karanlığın üzerine kapandı.

Bir cümle geldi aklına.

“Sonra bakarız.”

Ne zaman söylendiğini hatırlamadı. Kime söylendiğini de. Cümle, bir söz gibi değil, yarım kalmış bir iş gibi duruyordu. Bitmemişti ama tamamen de terk edilmemişti.

Başını geriye yasladı. Tavana baktı. Avize hâlâ oradaydı. Plastik parça hâlâ biraz aşağıdaydı. Aynı yerde. Değişmemişti. Ama bu kez, değişmemiş olması onu rahatsız etmedi. Sanki bazı şeylerin yerinde durması gerekmiyordu; sadece fark edilmesi yetiyordu.

Gökyüzü yavaş yavaş açılıyordu. Henüz ışık yoktu ama yaklaşan bir şey vardı. Sabah mıydı, yoksa sadece başka bir saat mi, emin değildi.

Derin bir nefes aldı.

Saat 04.32 oldu.

İlk kez, bu saatte uyanmanın yalnızca bir alışkanlık olmayabileceğini düşündü.

Belki de bir çağrı değildi bu.

Belki sadece bakmak içindi.
Ve bakmak, şimdilik, yeterliydi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

05.11: Gri Işık

07.45: Kapı Eşiği